Artık Eskisi Gibi Kullanmadığım Kelimeler
Kurumsal dünyadan bağımsız üretime geçen bir editörün notları
Kelimelerle ilişkimi derinleştirmeyi çocukluğumdan beri severdim. Dayım ve yengemle çıktığımız tatillerde elimdeki tuzluğu sallayarak “Bu tuz ama neden tuz? Neden böyle demişler? Bu kelime yerine şunu da diyebiliriz. Desek ne olur? Neden demiyoruz?” diye sonu gelmeyen sorgulamalar yaptığımı hatırlarım. Bunun gibi pek çok darladığım anda sabredip merakımı köreltmedikleri için çekirdek aileme minnettarım. Ayrıca kimsenin bilmediği kelimeler cümleler türeten ailemin kadınları da pek ilham vericiydi. Nitekim büyüdüğümde olan oldu ve üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümü okudum. Kelimelerle iyice sarmaş dolaş olduğum için üniversite yıllarım harika geçti.
İş hayatına atıldığım yaşlar geldiğindeyse hem ilişkilerimde hem de iş yaşamımda kelimeleri çok da yerinden oynatmamam gerektiğini fark ettim çünkü kelimelerin bildiğin anlamları sarsıldığında tutunduğun tüm sağlam direkler de devriliyordu. Örneğin birine “Hayır” dediğinde bu kesinlikle “Hayır” anlamına gelmek zorundaydı. O yılların getirdiği tecrübeler kelimeleri sorgulamak konusunda beni katılaştırdı. Kendimi ifade etmek konusunda zorlanmadım ama kelimeleri sadece amacım için bir araç olarak kullandım. Oysa kelimelerle ilişkim için en başta hayal ettiğim bu değildi.
Büyürken yanımızda yürüyen kelimelerin elini bırakmadığımızda kim bilir neler olur?
20’li yaşlarımın sonuna yaklaştığımda kelimelerle olan çocuksu ilişkimi özlediğimi fark ettim. Hemen eskisi kadar samimi olamasak da yavaş yavaş yeniden yakınlaşmaya başladık. Sanki yaşamsal bir ihtiyaca yanıt veriyor gibiydim. Bir süre hayatımın merkezinde olan kelimelere göz gezdirdim ve “Başak Hilal Sözlüğü”nü (evet, henüz evlenmemiştim) karman çorman hale getirdiğime karar verdim. İlk iş olarak kelimeleri A’dan Z’ye sıralamak yerine kategorize etmeye çalıştım: Sosyal yaşamımda kullandığım kelimeler, dostumla konuşurken kullandıklarım, iş yaşamımda kullandığım kelimeler, iç sesimde konuşan kelimeler, sevgilimle konuşurken seçtiğim kelimeler, yabancılarla konuşurken seçtiklerim… Bu kategoriler içerisinde kesişen kelimeler de vardı ama belirgin olarak aynı kelimeyi her kategoride farklı ses tonuyla kullandığımı gördüm. Yetişkin kendimle ilk göz göze geldiğim anlardan biridir bu!
Kategorizasyon bittikten sonra kelimelere yüklediğim anlamlara baktım. Hepsi yerli yerinde görünüyordu, belirsizliğe yer yoktu ama bazılarında içimi huzursuz eden şeyler de vardı sanki. Bana 35 yaşımdan sonra görünür olacak şeyler… O zaman bir şeylerin varlığını seziyordum ama ne olduğunu göremiyordum çünkü üzerinde yaşama dair kendi ellerimle ördüğüm pek çok örtü serili duruyordu. Her ilmeğinde öğrenme açlığım, kaygılarım, heyecanım, neşem, umudum, hırsım, vicdanım, başkaları için yaşama hevesim ve gücümün olduğu ağır battaniyeler gibilerdi. İçinde sıcacıktım ama kıpırdamak, yön değiştirmek, başka şeylere yönelmek mümkün değildi. O sıcaklığı o kadar seviyordum ki sürekli şükrediyordum.
Kelimeler de susabilir.
30’lu yaşlarıma yaklaşana kadar her şey yolunda gibiydi ama o eşiği aştığım yıl içimden bir şeylerin yanlış gittiğine dair fısıltılar duyulmaya başladı. Bir süre bu sese kendimi kapadım ki görmezden gelme konusunda iyiyimdir. Ama çok ısrarcı olabileceğini hesaba katmamıştım. Ses, fısıltıdan daha fazlasına dönüştüğünde birileri şu battaniyeleri üzerimden kaldırsa da kalkıp sesten kaçabilsem diyecek noktaya geldim. Kimse yardıma gelmedi dostlar. Oracıkta sıcacık ama güvende olmadığım uzun bir süre geçirdim. Huzursuzluğum tüm kelimelerimi benden aldı götürdü. Geriye suskunluğum kaldı. 30’lu yaşlarımın ilk yılları uzunca bir süre susarak geçti. Ne kurtulmayı istediğim ne de kurtarılmayı beklediğim bir dönemdi. Öylece… Nasıl gerekiyorsa öyle yaparak… Çocuğum oldu, işe gittim, bakıcı buldum, işten ayrıldım, tartıştım, erken gittim, geç kaldım, işten geldim, yemek yaptım, sokağa çıktım, evde kaldım, güldüm, ağladım, bağırdım ama ne konuşursam konuşayım aslında hep sustum. Eskiden tutunduğum kelimeleri bıraktığım yerde bulamadım. Yönümü değiştirip bu duruma son verebilmek için tek tek ördüğüm o battaniyelerden kurtulmam ise bir günde olmadı.
Yaşamın ortasında kendi sözlüğümüzü yeniden yazabilir miyiz?
Ben hiçbir zaman insanlara karşı yargılayıcı olmamışımdır. Herkesin bambaşka, eşsiz bir hikayesi ve dünyası olduğuna inanırım. Biri bir şey yaptığında onun ardındaki sebebi de çoğu zaman anlamaya çalışırım. Korkunç kötülükleri, haksızlıkları anlamayı bir kenara bırakıyorum ama onların ardında bile bir derinliğin mutlaka olduğunu düşünürüm. Her neyse… Sonuçta her birimiz başka tencerelerde başka tariflerle pişiyoruz. Aynı yemek olsak bile lezzet farkımızın olması işte bu yüzden çok normal geliyor. İçli köftenin ülkemizde pek çok varyasyonu olmasına sevindiğim kadar seviyorum bu durumu. Bu nedenle insanları yargılamam ve oldukları gibi kabul ederim. İçli köfte gibi yani :) Velhasıl, bu şefkati kendime ne kadar verdiğimi ya da daha doğrusu vermediğimi anlamam için kelimelerle yeniden buluşmam gerekiyormuş meğer. Pandemi hayatımızın orta yerine gelip oturduğunda beraberinde tüm kelimeleri etkisiz eleman haline getiren kocaman bir kelime getirdi: ÖLÜM.
“Ben ölürsem kızım ne yapar? Sevdiklerim ölürse ben ne yaparım?” kabusunu yaşarken “insan” kelimesinin hayatıma yeniden sızdığını fark ettim. Her gün televizyonda ölüm sayılarını gösteren tablolara bakarken sevdiklerim için dualar ettim ve grafiklerdeki sayıların da birilerinin sevdiği olduğunu düşündüm. Hayalleri, kaygıları, söyleyecek sözleri, heyecanları, sevdikleri olan insanlardı her bir sayı. Hayat bir yandan akıp giderken üst üste 2 maske takıp ofiste tek odada 3 kişi çalıştık. Kendimin ve çevremin modunu yüksek tutmaya çabaladım. Ancak ofiste öyle şeyler yaşıyorduk ki sanki kafamın üzerinde bir delik açılmıştı ve içine gökten kelimeler yağıyordu. Her yerde onca zaman aradığım kelimeler, kendiliğinden kafamın içindeki delikten içeri doluyordu. Karşı koymak, durdurmak imkansızdı. Yeniden yazmaya başladım. Yazdıkça hislerimi ifade etme isteğim arttı. İçeri dolan kelimeleri kullandıkça yerine yenileri geliyordu. O zamanlar bir uyanışa yaklaştığımı bilmiyordum ama şimdi geriye baktığımda görüyorum ki öyleymiş. Yanağıma masum bir öpücük kondurur gibi uyandırdı beni kelimeler. Sonra ne mi oldu? Ben “durdum”. Sağanak yağmurun altında gökyüzüne yüzümü dönüp ıslanır gibi bıraktım kendimi. Islanmak, öylece durmak, sırılsıklam olmak, sonra da su birikintilerinde zıplamak, dans etmek, yağmurun tadına bakmak istedim. Çok istedim. O gün artık şemsiye aramamaya karar verdim!
Anlamını yeniden yazdığım kelimeler
9/6 çalışmayı bırakıp kitap editörü olmaya karar verme sürecimin öncesi işte birazcık böyle, biraz da kelimelerle olan ilişkimle şekillendi demek istiyorum aslında. Karar verdikten sonra olanları ilerleyen günlerde konuşmaya devam edeceğiz. Yazmak, yazılanları okumak, iç sesimi dinlemek, konuşmak, “Hayır” demek gibi adımlar attım. Şimdilerde 40’lı yaşlarıma yaklaşıyorum ve önceki on yıllarıma baktığımda kelimeleri artık kategorize etmediğimi, kategorilere göre kelimeleri seslendirmediğimi fark ediyorum. Beni tanımlayan kelimeler olduğuna inanmıyorum. En önemlisi de Başak Bingüler Sözlüğü’nü açıp baktığımda kelimelerin anlamlarını başkalarının değil benim yazdığımı görüyorum. Bu, biraz sırılsıklam olmak biraz da üşümekten korkmamak gibi geliyor bana. Hayatın doğrusal veya dikey bir çizgi olmadığını bir spiral gibi yuvarlak ve inişli çıkışlı olduğunu kabullenmenin dinginliğini yaşıyorum. Bu spiralin her bir kıvrımı hayatımı dönüştüren kelimelerin anlamını yeniden yazmama olanak sağlıyor. Yazdığım hiçbir kelimenin sonsuza kadar geçerli olması gerekmediğini de biliyorum. 40’lı yaşlarıma yaklaşırken sözlüğümde güncellediğim bazı kelimeleri sizinle de paylaşmak istiyorum.
Zaman: Eskiden zamanı yetişilmesi gereken bir şey sanıyordum. Şimdi onun daha çok içinde durulan bazen genişleyen bazen daralan bir alan olduğunu hissediyorum. Zamanla ilişkim hız üzerinden değil, temas üzerinden şekilleniyor artık.
Başarı: Uzun süre başarıyı dışarıdan fark edilen sonuçlarla ölçtüm. Bugün bana daha çok, kendi hayatımla kurduğum uyum hissini anlatıyor. Sessiz, gösterişsiz ama içimde yerine oturan bir hal.
Emek: Emek, benim için artık sadece ortaya çıkan sonuçlar değil. Kimsenin adını koymadığı ama hayatı yürütmek için harcanan çabaların da emek olduğunu görüyorum. Bence bu farkındalık, emeğin değerini azaltmıyor; onu daha gerçek bir yere taşıyor.
Kariyer: Bir zamanlar ilerledikçe anlam kazanan düz bir çizgi gibi düşünüyordum. Şimdi kariyer dediğim şey, yön değiştirdikçe derinleşen bir yol gibi geliyor. Geri dönüşleri, duraklamaları ve sapmaları da var.
Güç: Gücü uzun süre dayanmak ve ayakta kalmakla karıştırdım. Oysa bugün benim için güç, durabilmek ve gerektiğinde yönünü değiştirebilmek. Her şeyi taşıyabilmek değil, bazı şeyleri yere bırakabilmek.
Üretkenlik: Üretken olmayı seviyorum. Bir şeyler yapmak, ortaya koymak, hareket halinde olmak bana iyi geliyor. Ama artık üretkenliği sadece görünen çıktılarla ölçmüyorum; bazı günler yaptıklarım kadar yapmadıklarımın da bana iyi geldiğini biliyorum.
Kontrol: Kontrol, bir dönem kendimi güvende hissetmenin yolu gibiydi. Her şeyi planladığımda, öngördüğümde rahatlayacağımı sandım. Zamanla anladım ki her şeyi elimde tutmaya çalışmak beni sakinleştirmiyor, daha da geriyor.
Yorgunluk: Yorgunluğu uzun süre sadece dinlenince geçen bir şey sandım. Oysa bazı yorgunluklar uykuyla değil, anlaşılmakla hafifliyor. Bu kelime, şimdi bana durup neyin ağır geldiğini fark etmeyi hatırlatıyor.
Yol: Yolu eskiden varılacak bir yer gibi düşünürdüm. Şimdi daha çok içinde ilerlenen, bazen yavaşlanan bazen yön değiştirilen bir şey gibi geliyor. Geri dönüşlerin ve duraklamaların da bu yolun parçası olduğunu kabul ediyorum.
Kendi sözlüğünü en son ne zaman gözden geçirdin?
Anlamı başkaları ya da yaşadıklarımız tarafından zihnimize yerleşmiş kelimelerle yeni bir ilişki kurabilmek, hayatın ritmini gerçekten değiştirebiliyor. Bir anda değil, büyük bir dönüşüm hissiyle de değil; daha çok yavaş yavaş, fark ettirmeden. Bir de bugüne kadar hiç dönüp bakmadıysan, hayatında sık kullandığın cümleleri de bir süre dinlemeni isterim. Tıpkı anlam yüklediğimiz kelimeler gibi sık kullandığımız cümleler de bakış açımızı dönüştürebiliyor.
Zamanım yok.
Kimse beni anlamıyor.
Bu sefer son.
Şu ara kafam çok dolu.
Evet.
Şimdi sırası değil.
Zaten hep böyle oluyor.
Benim şansım yok galiba.
Yarın başlayacağım.
Bir daha olursa istifa edeceğim.
Umurunda değilim.
Yapacak bir şey yok.
Tanıdık gelen var mı? Acaba bu cümleler yolunda duran büyük engeller mi, yoksa yürürken fark etmeden ayakkabının içine kaçmış küçük taşlar mı? Bunun üzerine düşündüğünde eğer kısır bir döngüye hapsolduğunu fark ediyorsan geriye tek bir şey kalıyor: ya eline balyozu alıp o duvarı yıkarak ardında seni bekleyen yeni yola bakacaksın ya da ayakkabını çıkarıp azıcık silkeledikten sonra yürümeye devam edeceksin. Bu tamamen ihtiyaç duyduğun değişimin boyutuna bağlı. İki türlü de hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak! Sonra bir bakmışsın, kendi sözlüğün yavaş yavaş yeniden yazılıyor.


Kimin konuşma dağarcığında olursa olsun hiçbir zaman sevmeyeceğim ve kabul etmeyeceğim bir cümle var: "Yapacak bir şey yok"
Her zaman yapacak bir şey vardır...
Bu cümleyi kurmak bile aldığımız kararların, uyguladığımız düşüncelerin, konuştuğumuz kelimelerin, savunduğumuzu sandığımız düşüncelerin sorumluluğunu almadığımızı ispatlıyor!
Yazıya döktüğünüz "aynı kelimeler, farklı insanlar, değişik anlamlar" fikri aslında her ne kadar birbirimize benzesek de satır aralarımızda farklı olduğumuz düşüncesini pekiştiren zarif bir anlatım bence...
Bunu ağınızdaki şahıslarla paylaştığınız ve bunu hatırlattığınız için yeniden teşekkür ederim...
Kelimelerle olan ilişkim yüzünden bazı arkadaşlarım "ayaklı TDK" diyorlar bana :) Bir yerde karşıma bilmediğim, duymadığım bir kelime çıkınca hemen açıp anlamına bakarım, onu mutlaka öğrenmek isterim. E hal böyle olunca da tabii ki yazınıza bayıldım 💕